Sevgili 17 yaşındaki Gianluigi,
Bu
mektubu, 41 yaşında hayatında bir çok olay olan, çok sayıda hatalar yapmış,
deneyimli bir adam olarak sana yazıyorum. Sana iyi ve kötü
haberlerim var. Aslında seninle ruhun hakkında konuşmak için buradayım.
Evet,
senin ruhun. İster inan ister inanma senin de bir tane ruhun var.
Haydi kötü
haberlerle başlayayım. 17 yaşındasın. Hayallerindeki gibi gerçek bir futbolcu
olmak üzeresin. Fakat gerçek şu ki, dostum, hiçbir bok bildiğin yok!
Sadece
birkaç gün içinde, Parma formasıyla ilk Serie A maçına çıkma şansını elde
edeceksin. Ancak tedirgin olmak için yetirince farkında değilsin. Sen yatakta, ılık süt
içiyor olmalısın. Ancak sen ne yapacaksın? Parma’dan iyi arkadaşınla gece
kulübüne gideceksin.
Sen sadece
bir bira içeceksin, değil mi?
Gel gör ki
çok geçmeden biraz abartacaksın. Bir film karakterini oynuyorsun, güçlü adamı.
Karakterin, nasıl hissedeceğini bilmesen bile bu baskı ile genelde nasıl başa
çıkmandır. Çok yakında, bir sabah kulübün dışında birkaç polisle tartışıyor
olacaksın.
Sadece eve git,
uyu.
Sonra lütfen, sana yalvarıyorum polis arabasının tekerine
işeme! Memurlar bunu eğlenceli bulmayacak, kulüp bunu komik bulmayacak! Üstelik
elde etmek için çabaladığın her şeyi riske atacaksın.
Bu tarz karmaşalar senin başına yok yere dert açar.
İçinde hatalar yapmana yol açacak ateş var. Tabi ki, takım arkadaşlarına güçlü
ve özgür olduğunu gösterdiğini düşünüyorsun. Ancak aslında bu giydiğin bir
maskedir.
Birkaç gün içinde, çok, çok sarhoş edici ve aynı zamanda
çok, çok tehlikeli üç şeyle olacaksın.
Para, ün ve hayalindeki iş.
Şimdi, kuşkusuz düşünüyorsun; bu konu hakkında
tehlikeli olabilecek ne olabilir ki?
Evet, bu bir çelişki.
Bir yandan, bir kalecinin kendisine güvenmeye ihtiyacı
olduğu doğru. Onun korkusuz olması lazım. Bir teknik direktöre dünyanın en iyi
tekniğine sahip kalecisi ile dünyadaki en korkusuz kalecisi arasında seçim
yapma şansı verseniz; her defasında korkusuz piçi seçeceğine kalıbımı basarım.
Diğer bir yandan, korkusuz bir insan kolayca unutabilen
akla sahiptir. Hayatını nihilist tarzda yaşarsan, sadece futbolu düşürsen,
ruhun çürümeye başlayacak. Eninde sonunda yataktan bile çıkmak istemeyecek
kadar keyifsiz olacaksın.
İstersen gülebilirsin, fakat bu sana olacak. Bu, bir
erkek olarak hayatta istediğiniz her şeye sahip olduğunda, kariyerinin
zirvesinde olacak. 26 yaşına girmiş olacaksın. Juventus’un ve İtalya Milli
Takımı’nın as kalecisi olacaksın. Paran ve itibarın olacak. Hatta insanlar sana “Superman”
diye seslenecek.
Fakat sen süper kahraman değilsin. Diğer herkes gibi
sadece bir erkeksin. Gitgide bu mesleğin baskısı seni bir robota
dönüştürebileceği doğrudur. Günlük programın, bir cezaevi olabilir. Antrenmana
gidiyorsun, eve geliyorsun, televizyon izliyorsun sonrasında uyuyorsun. Bunun aynısını
yarın da yapıyorsun. Kazanıyorsun, kaybediyorsun. Bu, tekrar tekrar devam
ediyor.
Bir sabah yataktan antrenmana gitmek için kalktığında,
bacağın kontrolsüz biçimde titremeye başlıyor. Araba kullanamayacak kadar güçsüz
olacaksın. Başlangıçta bunu sadece yorgunluk veya bir virüs olduğunu
düşüneceksin. Fakat sonrasında bu durum kötüleşecek. Tamamen yapmak isteyeceğin tek şey uyumak olacak. Antrenmanda her kurtarışta muazzam acı çekiyor gibi
hissedeceksin. Yedi ay boyunca, yaşama sevinci bulmada zorlandığın günler geçireceksin.
Bu noktada, durmalıyız.
Çünkü 17 yaşında bunu okurken ne düşündüğünü biliyorum.
“ Bu nasıl mümkün olur? Mutlu bir insanım. Ben doğuştan
liderim. Juventus’un kalecisi olacaksam, milyonlar kazanacaksam, sonrasında
mutlu olmalıyım. Bu durumda keyifsiz olmak imkansız! ” diye düşünüyorsun.
Peki, sana önemli bir soru sormalıyım. Neden hayatını
futbola adadın Gigi? Hatırlıyor musun?
Ayrıca, lütfen sadece Thomas N’Kono yüzündendi deme.
Bundan daha derine gitmelisin. Her detayı hatırlamak zorundasın.
12 yaşındaydın, evet.
1990 Dünya Kupası İtalya’daydı, evet.
İlk maç San Siro’da Arjantin ile Kamerun arasındaydı,
evet.
Fakat maç sırasında neredeydin? Gözlerini kapat! Oturma
odandaydın, yalnızdın. Neden arkadaşların her zaman olduğu gibi orada değildi?
Hatırlayamıyorsun. Büyük annen mutfaktaydı, öğle yemeği yapıyordu. O gün büyük
annen odayı serin tutmak için tüm pencereleri kapattığı için çok sıcaktı.
Televizyonun yeşil parıltısı ayrı tutulursa, oda tamamen karanlıktı.
Ne görüyorsun?
Bu tuhaf ismi görüyordun. KAMERUN!.
Kamerun’un nerede olduğunu bilmiyorsun. Bu zamana kadar böyle bir yerin var olduğunu bile bilmiyordun. Tabi ki, Arjantin ve Maradona’yı
biliyorsun. Fakat Kamerunlu futbolcularda büyülü şeyler var. Yaz güneşi çok
sıcaktı ancak onların kalecisi yine de uzun tulum forma giyiyordu. Uzun siyah
pantolon, pembe yakalı uzun yeşil bluz. Hareket etme tarzı, dik durma tarzı,
fantastik bıyığı. Kaleci, kalbini açıklanamaz şekilde büyülüyor.
O, gördüğün en havalı adam.
Yorumcu, onun adının Thomas N’Kono olduğunu söylüyor.
Sonrasında, sihirbazlık.
Arjantin korner kullanıyordu, sonrasında Thomas
kalabalığın içinden topu yaklaşık 30 metreye havaya yumrukladı. İşte bu anda,
sen, hayatında ne yapmayı istediğini anlıyorsun.
Sadece bir kaleci olmak istemiyorsun.
Sen bu tarz bir kaleci olmak istiyorsun.
Sen vahşi, cesur, özgür olmak istiyorsun
Dakikalar geçtikçe, bu maçı izlerken, olduğun kişi
oluyorsun. Kaderin kaleme alınıyor. Kamerun gol atıyor, sonrasında onların
dayanmasına rağmen sen çok gergin oluyorsun. Fiziksel olarak daha fazlasını
yapamıyorsun. Kamerun’un ikinci adamı atıldığında, dinlemeyi bile
kaldıramıyorsun.
Son beş dakika boyunca, televizyonun arkasında ses kapalı
haldeyken çömeliyorsun.
Arkasından ara sıra ne olduğuna bakıp sonra geri
çekiliyorsun.
Sonunda, arkadan bakıyorsun, Kamerunlu oyuncular
seviniyor. Sokakta çekinmeden koşuyorsun. Komşularının iki çocuğu da seninle
aynı şeyi yapıyor. Herkes bağırıyor, “ Kamerun’u izledin mi? Kamerun’u izledin
mi?”
O gün, bir ateş içinde doğuyor. Kamerun, artık var olan
bir yer. Thomas N’Kono, var olan bir adam. Sen, Buffon’un var olduğunu dünyaya
göstereceksin.
Bu senin neden futbolcu olduğunun cevabı. Para veya ünlü olmak
için değil. Thomas N’Kono’nun tarzı ve sanatçılığı yüzünden futbolcu olmak
istedin. Onun ruhu sayesinde istiyorsun.
Bunu hatırlamalısın: para ve şöhret amacın değil. Ruhunu
önemsemezsen, futbol dışındaki şeylerde ilham aramazsan, kötüye gideceksin.
Sana bir öğüt verebilirsem, hala gençken çevrendeki dünya hakkında daha fazla
meraklı olmanı tavsiye etmek olur. Kendini ve özellikle aileni kurtaracaksın,
birçok üzüntüyü engelleyeceksin.
Kaleci olmak, cesur olmaktır, bu doğru.
Fakat cesur olmak, cahil olmak değildir Gigi.
Depresyonunun derinliklerinde, bazı şeyler garip ve bazı
şeyler güzel olacak. Bir sabah, programına ara vermeye karar vereceksin ve
kahvaltı için Torino’daki farklı bir restorana gideceksin. Böylece şehirde
bir uçtan diğer uca yeni bir yoldan gideceksin, üstelik bir sanat müzesinin
yanında geçeceksin.
Dışarıdaki afiş “CHAGALL”(ressam) diye yazacak.
Bu ismi daha önce duymuştun. Fakat sanattan anlamıyorsun.
Yapacak işlerin var.
Rotanda olmalısın.
Sen Buffon’sun.
Fakat Buffon kim?
Gerçekten sen kimsin?
Biliyor musun?
Burası, bu mektubun en önemli bölümü. Bu müzenin içinde o
özel günde yürümek zorundasın. Bu senin hayatının en önemli kararı olacak.
Müzenin içinde yürümezsen, üstelik hayatında futbol ile
düşüp kalkarsan, hayatına bir süper kahraman olarak devam edersen, sonrasında
tüm hislerini bodrumda hapsetmeye devam edeceksin. Üstelik ruhun
kötüleşecek.
Ancak içeriye doğru gidersen, Chagall tarafından yapılmış
yüzlerce tabloyu göreceksin. Tablolardan çoğu sende herhangi bir duygu
uyandırmayacak. Bazısı iyi, bazısı ilginç, bazısı sana hiçbir şey anlatmıyor.
Fakat özel tabloyu göreceksin, bu tablo seni hızlı ok
gibi vuracak.
Bu tablonun adı “The Walk” idi.
Tablo, yaklaşık olarak çocuksu bir tabloydu. Bir parkta
bir kadın ve bir erkek, piknik yapıyor, ancak her şey büyü gibi. Kadın gökyüzünde
bir melek gibi uçup gidiyor, aynı zamanda adam yerde ayakta duruyor, üstelik gülümseyerek kadının elini tutuyor.
Bir çocuğun hayali gibi.
Bu resim, başka bir dünyadan bir şeyleri iletecek. Tablo
sana bir çocuğun hislerini verecek.
Sadelikte mutluluk hissi.
Thomas N’Kono topu 30 metre yükseğe yumruklama hissini.
Büyük annenin mutfaktan seni çağırdığı hissini.
Televizyonun arkasında oturup, karanlıkta dua etme
hissini.
Biz yaşlandıkça, bu hisleri kolayca unutabiliriz.
Hemen ertesi gün müzeye geri gitmelisin. Bu gerekli.
Bilet kabinindeki kadın sana ilginç bir şekilde bakacak.”
Sen dün yine burada değil miydin?”
Önemli değil, içeriye geri gir. Bu sanat, senin en iyi
tedavin olacak. Aklını geliştirdiğinde, içindeki kasvet hissi kalkmış olacak,
Chagall’ın tablosundaki kadının havaya kaldırılması gibi kalkacak.
Şu anda inanılmaz bir ironi var. Bazen hayatın bizim için
yazılmış olduğunu düşünüyorum. Birçok açıklanamaz ve güzel şeyler senin için
olacak. Bunlar seninle bağlantılı gibi görünüyor. Bu onlardan biri.
Çünkü Parma’da genç bir oyuncuyken, cahillik sebebiyle üzerine damga olacak bazı şeyler yapacaksın. Büyük bir maçtan önce, takım
arkadaşlarına ve taraftarlara senin bir cesur ve büyük karakterli lider
olduğunu göstermek için büyük bir jest yapmak isteyeceksin.
Bu yüzden formana, okuldayken sıranın üzerine işlendiğini
gördüğün bir mesaj yazacaksın.
Sen “ Korkaklara Ölüm!” yazacaksın.
Sen bunun sadece motive edici bir slogan olduğunu
düşünüyorsun.
Bunun aşırı sağ faşistlerinin bir sloganı olduğunu
bilmiyorsun.
Bu, ailenizin acı çekmesine sebep olacak hatalarından
biri. Fakat bu hatalar önemlidir, çünkü sana insan olduğunu hatırlatıyor.
Onlar, sana tekrar tekrar bunu hatırlatacak. Senin bir bok bildiğin yok,
dostum. Bu iyi, çünkü futbol kendini özel olduğuna inandırmaya çabalamak için
mükemmel bir meslek olacak. Ancak barmenden veya elektrikçiden farklı
olmadığını hatırlamalısın. Ömür boyu diğerleriyle arkadaşlık edeceksin.
Bu, seni depresyondan çıkaracak. Özel olduğunu anımsama
ancak diğer herkesle aynı olduğunu hatırla. 17 yaşındasın, şu an bunu
anlayamazsın. Ancak yemin ederim; gerçek cesaret zayıflığını göstermek ve
bundan utanmamaktır.
Hayatının hediyesini hak ediyorsun, Gigi. Sadece diğer
herkes gibi yap. Bunu hatırla!
Olayların bağlı olduğunu görmek için çok genç ve toysun.
Benim tek pişmanlığım zihnini dünyaya daha önceden açmadın. Belki bu sadece kim
olduğunla ilgilidir. 41 yaşında, hala içinde bu ateşi hissedeceksin. Bunu söylediğim
için özür dilerim, hala memnun olmayacaksın. Kollarında Dünya Kupası’nı tutmak
bile bu hissi dindirmeyecek. Hiçbir gol yemediğin bir sezonun olana kadar
hoşnut olmayacaksın.
Evet, muhtemelen her zaman böyle olduğun doğrudur.
Amcanı ziyaret etmeye Udine'ye gittiğin, dağlara çıktığın
ilk kışı hatırlıyor musun? Yoksa bu, yaşlı bir adamın hatırlayabileceği bir
hatıra mı?
Dört yaşındaydın. Gece yarısı kar yağmıştı. Daha önce hiç
görmemiştin. Sabah uyandın ve dışarıya pencereden baktın ve bir rüya gördün.
Tüm ülke beyaza bürünmüştü.
Geceliğinle dışarıda koşmuştun sonrasında karın ne
olduğunu anlamadın. Ancak tereddüt yoktu. Büyük kar kütlesine baktın.
Sonrasında ne yaptın? Düşündün mü? Endişelendin mi? Kabanın sayesinde içine
koştun mu?
Hayır, içine doğru zıpladın. Korkusuz.
Büyük annen bağırıyordu “ Gianluigi!!!!! Hayır! Hayır!
Hayır! “
Sırılsıklam olmuştun, sırıtıyordun.
Tüm haftayı ateşli geçirdin.
Fakat sen önemsemedin.
Duraksama yok. Doğru karın içine.
Bu senin kim olduğundur.
Sen Buffon’sun.
Sen herkese kendini kanıtlayacaksın.





Yorumlar
Yorum Gönder